Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

13 Haziran 2014 Cuma

ZITLIKLAR PRENSİBİ

Hayatımızda idrak ettiğimiz bir çok şey asli olarak zıtlıklar ilkesine dayanır.Bunun en güzel örneği renklerde görülür siyah ve beyaz gibi.aslında şöyle düşünebilirsiniz, siyah bir renk değildir ,beyazın olmama durumunda ortaya çıkan şeydir.Yani siyah beyazın yokluğunda olan, onun tersi olan şeydir.Kısaca siyahın bilinmesi için beyazın olmaması gerekir.Eğer beyaz hep olsaydı siyah bilinmezdi.Bu konuya tatlardan örnek vermek gerekirse tatlı olan şey bilindiği için karşıtı olan acı veya ekşi bilinir.bu örnekte de bir kavramın iki karşıtı olduğunu görmekteyiz.İyilik veya kötülük durumları da biraz böyle bir durumdur.İyiliğin olmama durumuna kötülük denir veya asli olarak iyi olan bir kavramın bozulmuş olan şeklidir kötülük.Üzüm suyu içmek helal iken bozulmuş ve çürümüş olan şarabı içmek haram veya evlenmek helal iken zina yapmanın haram oluşu gibi.Kısaca kötülük iyiliğin şekil değiştirmiş halidir veya iyiliğin olmama durumu da denebilir.Evliliğin olmadığı toplumda zina olması gibi.Bir kavramın zıddı olduğunda ancak o kavram tam olarak anlaşıla bilir.Beynimiz bir kavramın zıddı yok ise o kavramı anlamakta zorluk çeker zıtlar prensibi bir konuyu veya olayı anlamak için kullanılan bir yoldur.Hayatımızda yaşadığımız bir çok sıkıntı bize aslında yaşadığımız hayatın ne kadar iyi olduğunu nasıl bir rahat içinde olduğumuzu gösterir.Karnımız tok iken aç olan insanları veya yokluk halini anlayamıyoruz.Açlık hastalık veya sıkıntı durumları bize nasıl bir nimet içinde olduğumuzu daha net anlatıyor.Şuan hasta değilsek ,hastalık halinde şu yaşadığımız sıhhatin ne kadar büyük bir değer olduğunu anlıyoruz.Tabi alışkanlıktan olsa gerek elimizdekinin değerini pek bilmiyoruz.Sürekli sıhhat halinde olmak bu halin değerini gözümüzden düşürüyor.Kısaca zıtlık olmadığında elimizdeki şeylerin değerini anlamadığımız ve değerlendirmediğimiz çok net olarak ortada.Sıkıntı  ve belalara birde bu açıdan bakmak lazım.Tüm bu sıkıntı ve belalar aslında ne kadar büyük bir nimetin içinde olduğumuzu gösteriyor.Yaşadığımız hayatın ne kadar güzel olduğunun  en büyük kanıtı başımıza gelen musibetlerdir aslında.Bu konuya benzer bir video var tavsiye ederim


12 Haziran 2014 Perşembe

ALTERNATİF DÜŞÜNME

 
Kullandığımız bir çok eşyanın veya nesnenin alternatif kullanım şekilleri olduğunu çoğu zaman unutuyoruz. Misal olarak buğdaydan bizler ekmek ve hamur işlerinde kullandığımız un elde ediyoruz. Ancak eski toplumlarda ve hatta Anadolu'da un ev yapımında harç olarak kullanılmıştır un. Bizler unun doyurucu özelliğini düşünürken diğer insanlar eve olan ihtiyacından yapıştırıcı olarak unu düşünmüşler. Alternatif düşünce dediğimiz düşünce böyle işliyor yani kavramın asli görevi yanında yapabileceği diğer seçeneklerde düşünülüyor. Bunlara bir örnek daha vermek gerekirse bir sorunla karşılaşınca bizler sorunu asli kavramlar üzerinden çözmeye çalışıyoruz. Birine kızınca düşündüğümüz ilk şey karşı tarafa zarar vermek oluyor. Bunun içinde kaba kuvvet geliyor aklımıza ama alternatif olarak uygulanacak o kadar çok şey var ki misal olarak konuyu değiştirmek, sakinleşmeye çalışmak, biraz uzaklaşıp bir müddet sonra tekrar konuşmak, karşıdaki kişinin bakış açısını değiştirmek vb...  Yani kavga etmek yerine sorunu çözmeye yönelik düşünmek. Alternatif düşünce denilince bunun giriş gelişme ve sonuç bölümleri iyi düşünülmeli yoksa alternatif düşünce bir işe yaramaz. Sadece zaman kaybı olur. Alternatif genelde ek seçenektir. Yani alternatiften önce mutlaka bir seçeneğiniz vardır. Ama asli olan seçenek mi yoksa alternatif mi daha fazla yarar sağlar bunu bilmediğimizden aklımız hangi seçenek daha iyi diye düşünür.buraya kadar anlattıklarımın tek amacı şu sorun odaklı düşünmek yerine çözüm odaklı düşünmek gerektiği ve bunu yaparken geleneksel çözüm yolları yerine başka seçenekler olduğunuda hatırlatmak. Ev misalinde olduğu gibi harç yok demek yerine buğdayı harç yerine koyabilmeyi düşünmek.

4 Haziran 2014 Çarşamba

DİNLENME




Hayatın temposu ve yaşadığımız devir sürekli çalışma odaklı .Ürettiğimiz ve çalıştığımız sürece gerekli ihiyaçlarımızı karşılıyoruz.Ancak amaçlar ve araçlar birbirine karışmış durumda.Para kazanmak için çalışan insanlar bir müddet sonra para kazanmak için çalıştığını unutup işinin kölesi olmuş durumdalar.Bir noktadan sonra paranında bir önemi kalmıyor ve kişilerin yaşam amacı yaptığı iş oluyor.İşte bu çalışma temposunda bu kadar yoğun çalışan kişi bir müddet sonra da hayatttan tad alamaz hale geliyor.Arkasından sıkıntı, bunalım ,depresyon ve daha bir çok ruhsal dengesizlik oluşuyor.Hatta akli dengesi bozulanlar bile var.Bozuk bakış açısı insanda bozuk düşünceye ve bozuk düşüncede etkileşimde olduğu diğer insanların düşünce sistemini bozar.Sabahtan akşama kadar sürekli çalışma temposunda olan kişi sosyal hayatı olmadığından kendi içinde bir dünyada, kendi kuralları ile yaşarken gerçek hayatı da kendi dünyası gibi görür.Tüm bu anlatılanlar toplumda çoğu bireyin yani bizim gibi  işçi olan bir çok insanın hayatı.Herkes aynıdır diyemem ama şöyle bir etrafınıza bakın ,işinden ve yaşadığı hayattan şikayetçi pek çok insan göreceksiniz.Buraya kadar anlattıklarımı pek çoğumuz biliyoruz .Bizim misalimiz elinde bardak tutan kişiye benziyor.Bir bardağı elinizde 1 saat tutarsanız kolunuz ağırır.Aynı ağırlıktaki bir bardağı 12 saat tutarsanız kolunuzu uzun bir süre kullanamazsınız.Aynı ağırlıktaki bir bardağı 24 saat veya daha uzun süre tutarsanız artık size bir ambulans gerekir.İşte düşüncelerde bu mantıkta işler.Size sıkıntı veren bir şeyi 1 saat aklınızda tutarsanız sıkılır bunalırsınız.Eğer süre uzar günlere dönüşürse yavaş yavaş düşünce ve sinir sistemi tahrip olur ve hasar görür.Eğer bu hayatınızın bir parçası olursa hastalık ve topluma zarar verme şekillerine dönüşür.Uzun bir mesafe gidecek olan bir kişi hiç dinlenmeden koşarsa gideceği mesafeye hiç bir zaman ulaşamaz.Çünkü vucudu böyle yaratılmadı.Uzun mesafe gidecek olan kişi muhakkak dinlenerek yoluna devam etmelidir.Yaşadığımız  sıkıntılarda böyle, eğer bir sıkıntı uzun sürecekse muhakkak kişiler kendilerine dinlenme vermeli yani arada o sıkıntıdan uzaklaşarak düşüncesinden çıkartarak bir müddet kendini dinlendirmeli.Bu iş hayatında da, diğer sıkıntılı şeylerde de böyledir.Eğer sıkıntınız varsa ve çözemiyorsanız kendinize tatil veya mola verin.Kendinizi biraz toparlayıp tekrar dan çözüm yolunu bulmaya çalışın.eğer sürekli koşmaya çalışırsanız bir yerden sonra çatlarsınız.

17 Mayıs 2014 Cumartesi

SORU SORMAK


Bizler soru sorarken daha soru esnasında alacağımız cevabı tahmin ederiz.Birinden bir şey isteyen biri az veya çok alacağı cevabı tahmin eder ve o cevaba göre kafasında bir plan oluşturur.Misal olarak birinden basit bir şey istediğimizde kalem gibi ,genelde bunu alacağımızı biliriz.Ancak para gibi bir şey istediğimizde bunu alıp alamayacağımız konusunda planlar yaparız ,verirse şöyle yaparım vermezse şöyle yaparım gibi.Bu soruş şeklimizi inceleyen uzmanlar 3 tip soru kalıbı bulmuşlar bu kalıplar kısaca şöyle

1 -açık uçlu sorular
2-kapalı uçlu sorular
3-yönlendirme soruları

Şimdi bunlara örnek vererek konuyu netleştirelim.Açık uçlu sorular genel olarak evet veya hayır cevabı alacağınız sorulardır.Biri size bir çay içelim mi diye sorduğunda %50 evet %50 hayır dersiniz.bu açık uçlu denilen soru tipidir.

İkinci tip soru kapalı uçlu genel olarak evet cevabı verilen sorulardır.Bu sorularda soru sorulmadan önce bir ön bilgi verilir uzman görüşü söylenir ve size soru sorulur.Bunun örneğini verecek olursak : '' yeşil çay üzerinde yapılan bir araştırmada yeşil çayın sağlığa faydaları sayılırken antioksidan madde barındırması ile yaşlılığa ve yaşlılık etkilerine iyi geldiği ayrıca kalp ve damarlar üzerinde olumlu etkileri olduğu saptanmış.uzun bir hayat süren yaşlı japon insanları  uzun ve sağlıklı bir hayatı yeşil çay sayesinde kazandıklarını söylemişler.Hatta bizim hasan abi geçende aktardan bir yeşil çay almış tadı bir harika, hem güzel kokulu, hemde lezzeti müthiş, bende tattım bizzat ve tavsiye ederim ''. abi  şimdi bi yeşil çay içeriz değil mi? işte bu ikinci tip soru olan kapalı uçlu soru tipi ile size ön bilgi uzman görüşü verdim ve soruyu sordum . %90 bu soruya muhatap olan insanlar evet cevabını verirler.

Üçüncü tip soru ise yönlendirme soruları denen sorulardır bu soruya hayır diye bilmek genelde çok zordur ancak işin eğitimini almış kişiler bu tip sorularda çıkış yolunu bilirler.Bu soruya örnek olarak da ''abi yeşil çay mı içersin yoksa siyah çay mı? ''bakın soruyu soran kişi size içmeme gibi bir seçim şansı sunmuyor ve bizde bu tip yönlendirme sorularında neyi seçersek seçelim sonuç hep evet oluyor .Eğer seçerseniz evet demiş oluyorsunuz.

Tüm bunları niye anlattığıma gelince hayatta bizlere o kadar çok yönlendirme sorusu soruluyor ki birini seçtiğiniz anda doğru seçim yaptığınızı sansanız bile aslında yanlış bir seçim yapmış oluyorsunuz.Bir soruya cevabı hemen vermek yerine düşünmek ve soru sormadan öncede konu hakkında düşünmemiz gerekiyor kısaca sorduğunuz soru alacağınız cevabı belirliyor.

6 Mayıs 2014 Salı

LİSANI HAL


Tarifi olmayan bir şeyi nasıl tanımlardınız?daha önce hiç şeker yememiş birine şekeri nasıl anlatırdınız?Tüm tarifleri yaparken karşı tarafın sizi anlaması için onun daha önce yediği veya bildiği şeylere benzeterek tanımlamalar yaparsınız, ancak anlattığınız şeylerin hiç biri şeker ile uzaktan veya yakından ilgisi olmayan şeyler olacaktır.Şeker yiyen mutlu olur deseniz, mutluluğu şekere benzetseniz, karşı taraf anladığını söylese dahi aslında anlamamıştır şekeri, veya şekeri suya benzetseniz ,şeker suya da benzemeyecektir.Kısacası şekerin tarifini yapmak mümkün değildir. Şeker ancak tadılarak anlaşılacak bir şeydir,tatmadan anlaşılması mümkün değildir.Şeker ile ilgili hiç bir tanım şekeri anlatamaz bilmeyen birine.Bilen kişilere ise şekeri anlatmaya gerek yoktur.Bizlerde bazen bu durumları yaşıyoruz ,insan olarak üzülüyor ,seviniyor ,kızıyor, sakinleşiyoruz.Bazen kendi halimizi başkalarına anlatamıyoruz veya ne kadar anlatsak da tarifini yapamıyoruz,aslında yaptığımız hata bizim halimizi yaşamamış birine o hali anlatmaya çalışmak. Bunun sonucu olarak da karşı taraf anladığını söylese de aslında hiç bir şey anlamamış oluyor.Halin anlatımını yapabilmek için karşıdaki kişinin o hali yaşamış olması gerekli ki bizi anlaya bilsin.Yoksa bu anlatma çabalarımız boşa zaman harcamaktan öteye geçmeyecektir.Bunları anlatmam da ki sebebler den biride etrafımızdaki canlıların hallerini anlamaya çalışmamız gerektiğindendir.Misal olarak sokak hayvanları bizim gibi iletişim kuramazlar ve açlığını susuzluğunu anlatamazlar bize ,bizler insan olarak onların hallerini anlamaya çalışmalıyız.Hayvanların bu tür konuşma tarzlarına lisanı hal denir.Yani davranış diliyle konuşmaya çalışırlar.Kendi iç alemlerini bizlere hareket bakış ve sesler çıkararak anlatmaya çalışıyorlar.Kısaca konunun özü aslında şöyle'' lisanı hali bilen biri dünyadaki tüm dilleri bilmiş gibidir'' kelimelere ve  sözlere pek ihtiyaç kalmaz .Bu dili bilen biride yalnız ve mutsuz olmaz.

BÜTÜNÜ GÖREBİLMEK

Bir bütünü oluşturan parçaların her biri, bütün olan o nesneyi anlatır ancak dikkat edilmesi gereken o parçanın nesnenin tamamı olmadığıdır.Fakat bizler bunu bilsek de yaşam tarzlarımızda uygulamakta zorlanırız.Şimdi vereceğim bir örnek konuyu gayet netleştirecek.Bir grup insanı kapalı ve karanlık bir odada bir filin yanına bıraksak ve bu kişilerin hiç biri daha önce fil görmemiş olsa fili tarif ederlerken herkes filin dokunduğu yerini tarif eder, bacaklarına dokunan fil sanki devasa bir sutun der,kulaklarına dokunan fil devasa bir yelpaze diyecektir,filin burnuna dokunan fil denen hayvan dev bir hortum veya yılan diyecek,filin dişlerine dokunan kişi fil sanki bir kaya veya mermer parçası diyecektir.İşte her bir kişi karanlık bir odada fil ile yalnız kalınca kendi duyu organlarıyla dokunduğu kadar bilgiye sahip olacak ve o parçadan bütünü anlamaya çalışacak bunun sonucu olarakta dokunduğu parçanın sanki bütünün tamamını oluşturuyomuş yanılgısına varacaktır.Sağlıklı bir tanımlama için tüm bu parçaların birleştirilmesi gerekir.Aslında tüm parçalar birleşsede fil karanlık odada anlaşılmaya çalıştıkça anlamaya çalışanlar yanılacaktır.Fili tanımak için ışığa ihtiyaç var ve ışıkta tanımak gerekli, ayrıca fil psikolojisinide bilmemiz gerekiyor ve bunun gibi daha bir çok bilgi gerekiyor fili tanımak için.Şimdi bunları anlatmamın asıl sebebine gelince, bizlerin insanları ve hayatı tanımakta karanlık odadaki fili tanıyan kişilere benzeriz.Herkes kendince hayatı ve insanları anlatıyor bize veya bizler hayatı yorumluyor dünyanın gidişatı hakkında bazı fikir ve sonuçlara varıyoruz ancak bütünün sadece parçalarını tanımlayarak ,bütünün tanımladığımız parça olduğunu sanıyoruz.Bunun sonucu olarak da bu tanımlar üzerine bir yaşam tarzı belirleyip yaşıyoruz fakat yaşam tarzımızdaki eksikliklerden dolayı hayatımız sorunlar ve sıkıntılarla dolup taşıyor.İnsanlar ile anlaşmakta sorunlar yaşıyoruz ve yaşadığımız hayat bizleri bunaltıyor.Hemen hemen herkes bir şekilde yaşadığı hayatı daha iyi bir hale getirmeye çalışıyor.Çünkü asıl sebeb tanımlama hatası yaparak yanlış temeller üzerine bir hayat yaşamamız.Eğer doktor bir hastalığın tanımlamasını yanlış yaparsa yanlış ilaç verir ve yanlış ilacı içen hasta ölür.Bu duruma düşmemek için yaşadığımız hayatı tekrar gözden geçirip parçaya göre değilde bütüne göre hareket etmemiz yerinde bir karar olur.Herkese bütünü görebilme çalışmalarında başarılar dilerim.

4 Mayıs 2014 Pazar

ETKİLEŞİMLER

İnsan düşünce tarzlarındaki değişimlere bakınca aslında bir tepkinin  başka bir düşüncenin veya fikrin karşıtı olarak karşısına çıktığını anlıyor. Böylece farklı psikolojiler ve insan kimlikleri oluşuyor.misal olarak bir masa ve üzerinde bir elmamız var ve bunu gören kişi insanlara bunu anlattı diyelim ve insanlardan gelecek tepkilerin benzerlerini  düşünelim, bu benzerliklere misal vermek gerekirse ; masanın üzerinde elma varmış bunu duyan şu tepkiyi veriyor hayır elma değil narmış,bir başkası ise masa değilmiş o sıraymış büyük beyaz bir sıra hatta üzerinde kalemde varmış,bunu duyan başka biri elma yokmuş uydurmayın masa boşmuş,bunu duyan başka biri zaten adamın gözleri iyi görmüyor aslında ne masa varmış nede elma adam sadece kedi görmüş,bunu duyan başka biri adam sadece hayal görmüş hayalindeki masa ve elma onlar,bunu duyan başka biri elma yada başka bir şey olsa ne olur olmasa ne olur boş verin bunları,bunu duyan başka biri beni elma ilgilendirmiyor ama turp olsa ilgilene bilirdim........ vs .Örnek sayısını çoğaltmatsam heralde milyonlarca örnek çıkabilir.işte bir düşünce veya fikir aslen ne olursa olsun veya ne anlatmaya çalışırsa çalışsın zaman içinde insanlar arasında dolaştıkça değişmeye veya başkalaşmaya başlayacaktır.Ne yapmaya veya ne anlatmaya çalışırsanız çalışın insanlar sizin anlattığınız her ne olursa olsun bunu kendilerince yorumlayıp yeni bir tarz ekleyecekler.Hani bir söz var değişmeyen tek şey değişimin kendisidir diye sanırım tam insanlara göre söylenmiş bir söz.Etkileşim içinde olan insanlar fikirleri ,hayatı,dünyayı sürekli değiştireceklerdir.Burada asıl sormamız gereken soru bence şu olmalı bir şeyin asıl olanı mı daha değerlidir ?yoksa değişmiş halimi daha değerlidir? Yerine göre diye bilirsiniz ama buda değişkenlik ifade edeceği için ve değişkenlik asıllardan türediği için asıllar her zaman daha değerli olacaktır.Peki yaşadığımız hayatlara bakacak olursak yaşadığımız hayat orjinal bir hayat mı yoksa başkalarının aslından çıkarıp değiştirdiği ve bize asıl olarak gösterilen bir hayat mı?Masanın üzerindeki elmayı mı görmeye çalışıyoruz yoksa onu görenin anlattığı insanların başka insanlara anlattığı haberlerin doğruluğuna inanarak kendimizce bir elma ve bir masa hayal ederek mi yaşıyoruz?